http://www.5rize3.tr.gg/

        . . Empa Design Cekilis Yarismasi . .

A'dan Z'ye Rize Rehberi

Halk Kulturu

Halk kültürü,genellikle, toplumların dış etkenlerden uzak kalarak kendi ihtiyaçları için şartve imkânları ölçüsünde meydana getirdikleri maddî ve manevî eserlerin toplamıolarak anlatılır. Bu bakımdan çevre, insanıyla, tabiat özellikleriyle bueserlerde belirir. Onun için toplumları duygu ve düşünceleriyle, güçleri veyönelişleriyle anlaya bilmek, halk kültürü eserlerinin incelenmesiyle mümkündür.Doğu Karadeniz illerinden olan Rize yöresini en iyi şekilde yansıtan halkkültürü eserleri bu yönden büyük bir önem taşır.

Halk kültürüeserleri, kullanılan malzeme esas alındığında iki şekilde incelenir: Söze,davranışa ve sese dayanan manevî eserler; beslenme, giyinme, barınmaya, kısacayaşamaya yönelik ve maddi varlıkları kullanmak suretiyle ortaya konan maddieserler.

Manevi eserler,Şiir, hikâye, masal, mesel, tekerleme, gelenek, görenek, halk hukuku ve halkhekimliğinden oluşur.

Şiir, düşünceunsurunu kapsamakla birlikte, duygu ve heyecan yönü ağırlıklı olan, bu özelliğidolayısıyla de insan davranışlarını iyi ve güzel doğrultusunda düzenlemeyiamaçlayan bir sanat dalıdır. Bir başka deyişle şiir yazmak ve okumak insanıduymak, sevmek, anlamak ve anlatmak anlamını taşır; aynı zamanda şiir, insanlarıiyilik ve güzellik duyguları etrafında kaynaştırır. Onun içindir ki şiir, yazanaçısından olduğu kadar okuyan açısından da duygu ve heyecan ihtiyacınıkarşıladıktan başka insanı sevmek alışkanlığını kazandırır. Bundan ötürüedebiyatta ve halk kültüründe şiir büyük bir önem taşır. Rize halk kültüründe deaynı nitelik gözlenmektedir.

Şiirde, yukarıdadeğinildiği gibi, duygu ve heyecan birinci derecede ele alınmakla birlikte, RizeHalk şiirinde bilgi ve düşüncenin ağırlık kazandığı görülmektedir.

Yapılanincelemelerde varılan sonuç şudur ki Rize halk şairi destanlarda ve türkülerde,bilgi ve düşünceyi, duygu ve heyecanın önünde tutmaktadır: Rize halk şiirininözelliği bu noktada kendini göstermektedir. Bununla birlikte şiirin temel unsuruolan duygu ve heyecanların, özellikle aşk duygusunun bir yana bırakılması sözkonusu değildir; ancak Rizeli şair eserlerini düşünceye yönelik vermektedir.böylece şiir duygu ve heyecandan çok düşüncenin ifade vasıtası olmaktadır. Buniteliğin sebebini coğrafi şartlarda aramak gerekir.

Doğu Karadenizbölgesinde bulunan Rize, sıra dağlarla Orta ve Doğu Anadolu'dan ayrılmaktadır.Dar bir kıyı şeridini hemen arkasında dağlar ve tepeler yükselir. Bol yağmur veılık bir iklim sayesinde ağaçlıklı ve canlı bir bitki örtüsü yörenin özelliğinioluşturmaktadır. Böylece tabiatın en güzel iki rengi, mavi ve yeşil süreklibiçimde yan yana yaşanır; ayrıca arazi yapısı son derece engebelidir. Rize halkşiiri böyle bir çevrede ömür süren insanların eseridir.

Bir tarafı deniz,Bir tarafı dağlık olan yağmurlu bir tabiat ortasında hayatını sürdürmek zorundaolan insanın çetin bir mücadeleyi göze alması gerekir; dalgalarla ve bayırlarla,dik yamaçlarla cenkleşerek geçim sağlamak kolay değildir. Böyle bir mücadeleninbaşlıca vasıtası kuşkusuz bilgi ve düşünce olacaktır; bilen, düşünen, gereklimaddi ve manevi vasıta ve imkânları yerinde ve zamanında yaratabilen vekullanabilen insandır ki bu engelleri aşarak varlığını sürdürür. Mücadeleyikazanmak aynı zamanda ölçü ve tedbir işidir; bilgi ve düşünce gereklitedbirlerin alınmasını, davranışların ölçülü ve sınırlı tutulmasını sağlar;duygu ve heyecan ise, genellikle, bu durumda değildir; sınır ve ölçüleri aşar.onun içindir ki sürekli bir mücadele hayatı yaşayan kişi duygudan çok bilgi vedüşünceye ağırlık verir. Bu şartlar altında gelişen Rize halk şiirindeinsanların ölçülü davranışlar içinde mücadele ruhlarının geliştirebilmeleribakımından bilgi ve düşünce öncelik kazanır. Bu sebeple Rize halkı şairi,eserlerinde, bilgi ve düşünceyi hakim kılmakla insanlara ölçülü ve iyilikkavramları, millî, ahlâkî, geniş deyimiyle, manevî değerler içinde kalmaalışkanlığını kazandırmaya yönelir. Bu özellik aynı zamanda hitap ettiği kitleninruh yapısına sıkı sıkıya bağlıdır; kıyı insanı, deniz gibi, çoğunlukla en ufakbir etken karşısında birden eyleme geçmek niteliğine sahiptir. Onun için RizeHalk şiiri tabiat ve insan yapısıyla uyum sağlayan bir sanat dalı olarak kendinigösterir. Bu durum destan ve türkülerde daha çok belirginleşir.

Destanlardörtlüklerden oluşan uzun şiirlerdir. Mısralar (6+5) 11 hecelidir; birincidörtlüğün 1-3, 2-4 mısralarıyla, öteki dörtlüklerin 1,2,3 mısraları kendiaralarında, her dörtlüğün 4. mısrası, birinci dörtlüğün 2-4 mısralarıylakafiyelidir. Açıklanan şekillere uymayan destanlar bulunmakla birlikte Rize halkşiirinde uygulanan genel kural budur. Konu itibariyle destanlar savaşlar,kahramanlıklar gibi toplum üzerinde iz bırakan önemli ve acılı olayları ve sevdailişkilerini kapsar. Tarafımdan derlenmek suretiyle yayımlanan 75 destanın eneskisi 1313 (1897) Osmanlı -Yunan Savaşı'na ilişkindir. Bu destanlar, anılansavaşa katılan Rizeli kahramanların anılarını kapsamaktadır. Şairlerin ancak birkısmının adlarını belirleyebildiğimiz bu destanlarda Türk askerininkahramanlıkları dile getirilmektedir; Ordunun komutanı Ethem Paşa, milletinişöyle anlatıyor:

Ethem Paşa derki "Türkler heybeti,
Cihana nam verdi şanı şöhreti,
Topların sesindendağlar inledi,
Tarihlere kaydoldu, Türkün ünvanı".


Cephede kazanılansavaş müzakere masasında yitirilmiştir. Bu da Yunanlıların yanında yer alanbatılı ülkelerin Osmanlı İmparatorluğuna, geniş deyimiyle, Avrupa dışındakiilkelere karşı her zaman uyguladığı iki yüzlü siyasetin sonucudur. Bu yönetimidaha o zamanlarda görebilen Çayelili şairimiz şöyle diyor:

Devletlere hemenhaber erişti,
Cümlesi birden telâşa düştü,
Harp sefineleri çabukyetişti,
Abluka ettiler bütün odayı.


Kahramanlık cephedesavaş, cephe gerisinde, hele silâhsızlara karşı sevgi ve şefkat anlamını taşır;Askerlik mücadele ruhuyla birlikte üstün insan niteliklerinden oluşur. ŞairimizMehmet, 1313 destanlarında, Türk -Yunan savaşı sırasında Türk askerinin Rumlarve Yahudiler tarafından karşılanışını şöyle anlatır:

İstikbale çıktıordaki Türkler,
Birlikte Rumlar hem Yahudiler,
"Buyurun, buyurun!" diyedavet ettiler,
Çok ettiler, Yunanlardan Şekvayı.


1324 başlıklıdestan, memleketin dününü ve yarının isabetli şekilde anlatan fikir kümesidir.şair Ebubekir'i El-fakir bu destanda bir çeşit yağma ve soygun düzeni olan Batısömürgeciliğini ve memleketin geleceğini şöyle anlatır:

Bakır madenleriişlemez oldu,
Çinko, tas, tencere ortalığı aldı.
Avrupa defineyi buradanaldı,
Bizim tükenecek akçemiz mi var?


Avusturya malıhiç gelmez olsun,
Şair ecnebiye mümayun olsun,
Fabrika şirketler inşaatolsun,
Hazineye malik milletimiz var.


Destanlarda felsefîdüşüncelere geniş ölçüde yer verilir. Süleyman Kesepara bir destanında dünyagörüşünü şöyle açıklıyor:

Dünyanın zevki,safası yalan,
Aklun olsun, sen da işuni kolan,
Asla hiyanetlan eylemeselâm,
Hak'kı dinle, böyle imiş burası.


Vatan ve askerlikkavramları destanlarda en çok işlenen konulardandır. Ali Sükâs bir destanındaşöyle diyor:

Biz Türkaskeriyiz, benzeriz kurde,
Hudutta bekçiyiz bu şanlı yurde
Her vakitharp için hazırız burde,
Asker vatan için acımaz can.


Deniz facialarıRize destanlarında geniş yer tutar; batan motorların, vapurların hikâyeleriniRize halk şairleri acı bir dille anlatırlar; halk da bu destanları hem okur, hemağlar. Bu konuda iki örnek üzerinde durmak istiyoruz. Bunlardan biri MehmetGirit'in 1937'de Kefken açıklarında batan "Hisar" gemisi için yazdığı destan. Budestandan bir dörtlük okuyalım:

Hacı Baba hergün yoluna bakar,
"İbrahim" deyince yaşları akar,
Kardaşların ağlar,yürekler yakar,
Aduni işiten dua eyledi.


Bir de Ali Sükas'ınRefah Destanı var. İkinci Dünya Savaşı sırasında Akdeniz'de bir denizaltıtarafından batırılan Refah vapurunda 167 denizcimiz hayatını kaybeder. Bu faciaiçin yazdığı destanda Ali Sükâs şöyle der:

Bu kadar insanınyok bir mezarı,
Kimden almış iduk bu intizarı,
Hiç olmaz cenazem çıksadışarı,
Derdum, toprağumuz bundan olacak.


Rıza'nindestanı'nın konusu aşk, yöredeki adıyla sevda. Rıza, akrabası ve komşusuŞerife'yi sevmektedir. Fakat bu aşk iki genç arasında kalmıştır. Yağmurlu birgünde, annesinin üzüm toplamak üzere çıktığı ağacın altında bekleyen Şerife'yeyıldırım çarpar; genç kız bu yüzden ölür. Rıza, bu olay üzerine acılarını birdestanla dile getirir. Destandan bir dörtlük:

BülbülcüğümBenim dalda dururdu;
Bazı bazı bahçelerde yürürdü;
Bahçede menevşe meğerkurudu,
Bu da ol Hüdanın emrü fermanu


Rize halk şiirigeleneğinin ikinci türü türkülerdir.
Türkü sözü, bir şiir öteki de atma türküolmak üzere iki anlamda kullanılır. Birinci anlamda türkü şairin tek başınasöylediği ya da bir yakınına, dostuna, ya da meslektaşına mektup biçimindeyazarak gönderdiği şiirlerdir. Türküler şekil itibariyle yedişer hecelibeyitlerden oluşur; kafiye bakımından da beyitlerin birinci mısrası serbest,ikinci mısraları birbirleriyle kafiyelidir; türkülerin beyit sayısı sınırlıdeğildir; çok uzun olabilir. Bu husus konuya ve şairin takdirine bağlıdır.

Türkülerin bellikonuları yoktur. Şair türkülerinde dilediği olayı ve düşünceleri ele alabilir.

Türkü dalında ençok örnek veren şairlerinden biri Ömer Çom'dur. Şairimiz, gurbet hayatındaçektiği acıları memleketteki bir dostuna mektupla şöyle anlatır:

Ömrümüngeçurmedum,
Dertsuz bir saatini.
Bir mektup yazun bana,
Yollayımkağıdını.
Mektup yazmak adamun,
Kaçurmaz rahatini.


Bir genç adamınEvlenme türküsü var. Baba oğluna,
- Naylayı bitir ,senievlendireceğim,
der. (1) Delikanlı heyecanla işe girişir, naylayı bitirir.fakat baba evlenme konusuna bir daha değinmez. Bunun üzerine delikanlı şöyleyakınır.

Baba kandurdibeni,
Yolladı beni işe.
Bende gittum de girdum,
On beş karış kirişe.
Ne zaman nayla bitti,
Ne evlenmek, ne bişe...


Atma türkü,karşılıklı türkü ya da karşıberi türkü adlarıyla anılan ikinci tür türkü, Rizebölgesine özgü bir şiir şeklidir. İki şair arasında karşılıklı olarak söylenir;biri söyler, öteki de karşılık verir; şiir böylece akıp gider.

Atma türkükarşılıklı olarak söylenen kümelerden oluşur; kümenin birisi bir şaire öteki dekarşıdaki ikinci şaire aittir. Kümeler kural olarak iki mısradan oluşur,dolayısıyla beyitler halindedir. Şairin birisi bir beyit söyler, karşıdaki deyine beyitle cevap verir, kümelerin birden fazla beyitten ya da ikiden fazlamısradan oluşması mümkündür. Mısraların hece sayısı yedidir. Kafiye yönünden herbeyitin birinci mısrası serbest, ikinci mısrası ilk beyitin ikinci mısrasıylakafiyelidir.

Atma türkü baştadüğünler olmak üzere değişik amaçlarla düzenlenen şenliklerde ve toplantılardasöylenir. Bunun için iki topluluk, iki kol oluşur. Her kolun başında bir şairbulunur. Buna kolbaşı ya da türkücü denir. Kola giren öteki kişilerde ses vermeksuretiyle ona yardım ettikleri için (kürekçi) adını alır. Atma türkü, o andaşairin içinden doğan duygu ve düşüncelerin dile getirilmesi suretiyle, eskideyimiyle, irticalen söylenir. Türküyü ilkin kolbaşı bulur, sonra yanındakilerefısıldar, arkasından hep birlikte, musiki terimiyle koro halinde ortayakoyarlar. Birinci kol türküyü bitirince ikinci kol da ayrı yöntemle, yine beyithalinde karşılık verir. Bu suretle söylenen atma türkü çok uzun olur; bütün birgün, bütün bir gece sürebilir.

Kol halinde türküsöylenirken çalgı yoktur. Kendine özgü havası olan atma türkü, aynı zamandaçalgı işini görür. Türkü söylenirken horon edilmez; halka şeklini alan iki kol,atma türküsünün havasına uyarak ağır ağır döner.

Atma türkü, düğünve benzeri şenlikler, toplantılar dışında da söylenir. Şairlerin zaman zamankarşı karşıya gelmek suretiyle türkü söyledikleri de olur. Bunların dışındaşairlerin ya da yetenekli kişilerin günlük hayatı içinde atma türküsöylediklerine de rastlanır.

Atma türküçoğunlukla erkekler arasında söylenir. Bununla birlikte erkeklerde kadınlarınyada sadece kadınların kendi aralarında atma türkü söyledikleri olur. Atma türküaynı zamanda şairler için bir çeşit imtihan alanıdır. Hangi şair karşısındakinisusturur, cevap veremez hale getirir, özel deyimiyle, tutturursa o şair ustasayılır. Bu durum kadıbağında daha iyi belirir.

Kadıbağı, özellikledüğünlerde, atma türkü söylemek için meydana getirilen bir topluluktur.kadıbağına katılanlar kol kola girerek bir halka oluştururlar ve sallanarak ağırağır dönerler. Burada çalgı yoktur, besmeleyle kafiye, daha doğrusu uyumbağlanır. Kitle ses verir, biri söyler, biri bir sesle çıkar, öbürü de sesekafiye bulur; iki taraf bu sesle birbirini cevaplar. Bu, bir yönüyle akorttur.ses ince ya da kalın olursa cevap vermezler, orta söylerler.

Kadıbağı bir çeşitimtihan olduğu için türkücüler birbirini iğneler, birbirinin zayıf tarafınayüklenirler. Bir örnek verelim. Kadıbağında bulunanlardan birinin gelini erkendoğum yapar, düğünden itibaren dokuz ay dolmadan çocuk dünyaya getirir. Bu olayüzerine Hanif oğlu Memiş şöyle der:

Burası sulakyerdir;
Tez doğurur oğlaklar.


Kusurlarının,eksikliklerinin yüzüne vurulmasını istemeyenler kadıbağına giremezler.

Atma türküde insanve toplum hayatının bütün meselelerine, çeşitli düşüncelere yer verilir. Ayrıcausta olmak isteyen şairler karşısındaki, zayıf tarafını ele almak, kendiyeteneğini göstermek suretiyle alt etmeğe çalışırlar.

Örnek olarak İnceAli'yle Mustafa'nın karşılıklı olarak söyledikleri türküyü okuyalım:

İnce Ali - AdumAli'dur Ali,
İnce giderum ince.


Mustafa -Remezene doğmişim,
Yirmi yedinci gece.


İnce Ali- Netatlı yemek olur,
Suti katınca prince,


Mustafa - DerlerSırat köprisi,
Kıldan incedir ince.


İnce Ali - Nesuval verecesun
O sıratı geçince. (1)


Atma türkü, Halkedebiyatı'nda yaygın olan atışma türüne benzer. Köken itibariyle de atma türküorta Asya'ya kadar uzanır. Gerek Divan-ı Lugat'it Türk'te gerek Kutadgu Bilik'dekarşılıklı olarak yapılan konuşmalar ve söylenen şiirler vardır.

Rize halk şiirindeözellik taşıyan ve düğünlerde söylenen bir şiir türü de Selim Sayma'dır; buşiirin söyleniş şekli şöyledir:

Düğünlerde kızınarkasından gelen düğüncü kızın evinde; kızın ya da erkeğin evine gelindiğindeönce Selim Sayma söylenir. Bunun için ocakta bir halka meydana getirilir. Busırada çatıya doğru tabancalar atılmaya başlanır. Kazaya meydan verilmemesi içintopluluk uyarılır:

- Yukarıda kimsedurmasın! Kiremitler aşağıya inecek!

Arkasındanmutfakta, ocakta, üzerinde yemek pişirilen tömelye denen taş kaldırılarak ortayagetirilir, sonra Selim Sayma'ya başlanır. Selim Sayma, bu başlığı taşıyan şiirinkoro halinde, kendine özgü bestesiyle söylenmesidir. Bunun için de halkaoluşturulur, iki ya da üç kişi topluluğun başına geçer ve Selim Sayma başlıklışiiri özel bestesiyle söylerler.

Selim Saymakümelerden oluşur. Kümeler iki kısımdır; birinci kısım 3 ya da 4 mısradır.ikinci kısım her kümeden sonra tekrarlanan nakarattır. Mısralarda hece sayısı8'dir. Genellikle 4. hecelerde durak vardır; durakların 5. hecede yapıldığı daolur. Kafiye şöyledir: 3 mısralık kümelerde her üç mısra birbiriyle kafiyelidir;4 mısralık kümelerde ise 1, 2 ve 4. mısralar birbiriyle kafiyelidir; 3.mısraserbesttir. Her üç yada 4 mısradan sonra nakarat tekrarlanır.

Selim Sayma içingerekli halka kurulduktan sonra 2 ya da 3 kişi topluluğun başına geçer. Bunlarkümelerin 3 yada 4 mısradan oluşan birinci kısımlarını özel bestesiyle, arkadanhalkayı meydana getiren öteki kişiler de koro halinde kümelerin ikinci bölümünüoluşturan şu nakaratı söyler:

Helessayalessa
Heyamola hessa ho...


Baştakilerkümelerin birinci kısımlarını söylemek, ötekilerde nakaratı tekrarlamaksuretiyle Selim Sayma'yı tamamlarlar. Yalnız erkekler arasında söylenen Selimsayma'da dönmek yoktur; herkes, başka bir deyimle, halkayı oluşturanlaroldukları yerde dururlar.

Selim Sayma bellibir şair tarafından söylenmiş değildir; ortak bir şiirdir. Baştakiler daha öncesöylenmiş olan kümeleri tekrarlayabilecekleri gibi yeni kümeler deekleyebilirler. Böylece düğünlerin özelliği sayılan Selim Sayma uzun bir şiirhalini alır.

Selim Sayma'yı atmatürkü izler; Selim Sayma'dan atma türküye geçilir. Bu bakımdan Selim Sayma,uzatma halinde türküye zaman kalmayacağı için, alışılmış ölçüde bırakılır,gereğinden fazla sürdürülmez.

Selim Sayma'nın birkümesi şöyle:

İşte geldik,başlayalım,
Eyva, trunci taşlıyalum,
Bu yıl bunda kışlayalım.
Nakarat:
Helessa yalessa
Heyamola hessa ho...


Rize halk şiirindedörtlü türkülerle maniler geniş yer tutar. Dörtlü türküler, 7 heceli, 4 mısralı,birbirine bağlı olmayan, her biri ayrı bir düşünceyi kapsayan şiir kümeleridir;1 ve 2. mısralar doldurmadır. Asıl düşünce 3 ve 4. mısralarda toplanır. Kafiyeyönünden 1 ve 2. mısralar serbest 2 ve 4. mısralar birbiriyle kafiyelidir.manilerden farkı budur. Çünkü manilerde 1, 2 ve 4 mısralar birbirleriylekafiyelidir; 3. mısra serbesttir.Dörtlü türkülerde değişik düşünceler anlatılır.

Dörtlü türküyeörnek:

Aldı bir inceyağmur,
Paklar evun kirini.
İki katar eltiler,
Buldiler birbirini.


Maniler şekilyönünden Halk Edebiyatı örneklerine uygundur; başta sevgili ilişkileri olmaküzere değişik düşünceleri kapsar. Aynı zamanda bölge şartlarından gelenözellikler de manilerde yansır.

Bir mani örneği:


Atma benivurursun,
Kız kolların kurusun;
Funduk bahçelerinde,
Arar benibulursun.


Halk Edebiyatı'ndayaygın bir gelenek vardır. Muamma. Bu yöntemle şairler birbirlerini imtihanederler. Rize halk şiirinde bu geleneğin de örneği şöyle: Şair Yunus Ketenci,Ali Osman Girit'e sorar:

- Kuşladan hangikuştur,
Süt verir yavrusuna?


Ali Osman Girit'incevabı:

- Akşamdandolanıyı,
Evunun kapısına.


Cevap, yarasadır.

Yarasa memelikuştur. Rize yöresinde, özellikle yaz akşamları yarasalar alaca karanlıkbastıktan sonra ortalıkta dolaşırlar, dallara, damlara, saçaklara konarlar. Bubakımdan cevap doğrudur.

Rize halk şiirindetekerlemeye de yer verilir. Bu konuda karısını Tarı vapuruna bindiren birhocanın İstanbul'daki akrabasına yazdığı şu tekerleme örnek olarakgösterilebilir:

Tarı suyadur,
Fadimem ondadır,
Kabaklar baş altınadır,
Eşyası ambardadır,
Belet kaptanadur,
Fadimeyi alasun (2).


Rize halkkültüründe biri insanlarla biri de hayvanlarla ilgili olmak üzere iki türlühikâye vardır. İnsan hayatını kapsayan hikâyelerde çeşitli konular ele alınır.örnek olarak bir horon hikâyesini verelim.

Horon uzun süreoynanan bir oyundur; onun için başlayan, kolay kolay oyundan çıkmaz. Bu özelliğikonu olan hikâye şöyle:

Kadın horonetmektedir. Karnı acıkan çocuk annesinin yanına gelir, dolabın anahtarını ister.kadın oyundan ayrılmadan, horonun havasına uygun biçimde şöyle der:

- Al gerimden,gerimden.

Çocuk annesininbelinden anahtarı alır, eve gelir, dolabı açar, istediklerini çıkardıktan sonrakapatır, annesinin yanına döner, anahtarı nereye koyacağını sorar. Kadın horondaolduğu için yine, oyunu bozmadan aynı hava içinde, şöyle karşılıkverir:

- Koy yerine,yerine.
Gene eski yerine.


Uzun kışgecelerinin başlıca eğlencesi hikâye, masal, efsane, obur hikâyeleri ve meselanlatmaktadır. Ocakta, kazanda mısır, külde yeralma pişirilirken bir yandan dahikâyelerle eğlenilir. Bunları çoğunlukla yaşlılar söyler, gençler ve çocuklardinler. Anlatılanlar arasında hayvan hikâyeleri geniş yer tutar. Bir örnek:

Horozasormuşlar,
- Sabahleyin niçin erken erken öter de milleti rahatsız edersin?
Horoz şöyle karşılık vermiş:
- Ötüyorum ki gelin uyansın, kalksın, işebaşlasın.



Konuşmanın arkasışöyle:

Kişi- Görüyorsunki gelin uyanıyor, ama kalkmıyor.

Horoz -Ha, obenim işim değil. Ben öterim, gelini uyandırırım. Gelin ister kalkar, isterkalkmaz ona karışmam.

Masallar veefsanelerin de güzel örnekleri vardır.

Kurbağa masalı:Atlıya atlıya gittiği için kurbağaya geçmiş dönemlerde patakıça derler ve şumasalı anlatırlarmış:
Kadının biri akşam evine giderken patakıçaya basmış,fakat farkedememiş. Arkasından jandarmalar gelmiş. Kadını alıp mahkemeyegötürmüşler. Mahkeme edenlerle kadın arasında şu konuşma geçmiş:

Muhakemeedenler- Sen adam öldürdün.
Kadın -Ben adam öldürmedim.
Muhakeme edenler-Yemin eder misin?
Kadın -Yemin ederim, ben adam ezmedim; patakıçaya bastım.
Muhakeme edenler -Yarın ne öldürdüğünü görürsün. diyerek kadını serbestbırakmışlar. Ertesi günü kadın bakmış ki ağaç dalında bir patakıça asılmış.meğer kadın cine basmış; muhakeme edenler de cinmiş.


Bundan başka yinecin, peri, deniz kızı, su perisi masalları vardır. Rize'nin bir mahallesindeküçük çağlayanla ilgili olarak şöyle bir masal anlatılır.

- Bir gecepazardan geliyordum. Baktım orada, suyun altında bir kız var. Çok güzel.saçlarını yıkıyor. Yanına yanaştım, hiç kaçmıyor. Elimi sürdüm; bir şey demedi.sonra eve gelirken bana öyle bir tokat vurdular ki...

Başka birisigençlik çağlarında kıyıda gezerken belden aşağısı balık, yukarısı kız olan denizkızını gördüğünü söyledi.

Yine bazı yerlerdecinlerin, perilerin bulunduğuna inanılır, "Sahipli" denen bu yerlerden geçmenintehlikeli olduğu söylenir.

Pilâv Dağı Efsanesi
Efsaneye göre İstanbul Boğazı açılmadan önce çevre denizle kaplıymış. Sularbüyükdere (Çayeli'nde bir dere) yönünden Haremtepe eteklerine kadar gider,yerden 150 metre kadar yükseklikte bulunan kayalara çıkarmış. O zamanlardagemiler buralara gelir, palamar adı verilen halkalara bağlanırmış. İstanbulboğazı açılınca sular çekilmiş demir halkalarda görünmez olmuş. Bu halkalarınbulunduğu yerde Katarahlı ya da Kataraklı deresinin yatağı varmış.

Bir de oburhikâyeleri vardır. Obur, hortlak karşılığı olarak kullanılır. Ölülerin gecelerimezarlarından çıkarak dolaştıklarına, evlere girdiklerine inanılır. Bunlara Oburdenir. Ölüler, özellikle kötü ruhlar, geceleri mezardan çıkarlar, beyaz örtüye,daha doğrusu kefene bürünürler, mezarın üstüne otururlar, ortalıkta dolaşırlar,çeşitli kılığa girerlermiş. Buna göre uğrama obur, tabutu sırtında gezen oburdiye adlandırılırlar. Oburlar şekil değiştirirler, kedi, keçi, öküz olur,insanın önüne geçer, arkasından yürür, ortalık ağarınca da mezara dönerlermiş.genellikle mezarlıklarda bulunduğuna inanılan oburların yollarda dolaştıkları dasöylenir. Geçmiş dönemlerde, elektriğin bulunmadığı yolların, kırların karanlıkve tenha olduğu zamanlarda arkasında oburun geldiğini, keçi, kedi, öküz biçiminegirerek önünden yürüdüğünü, sonra birden kaybolduğunu anlatanlara rastlanır.

Bir örnek verelim:
Adamın biri su almak üzere pınara gider. Dönüşte karanlıkta önüne bir öküzçıkar; boğuşmaya başlarlar; böylece kıyıya kadar gelirler. Öküz orada adamıdenize atar ve kaybolur, adam da ıslanır.

İnanışa göreoburlar, kapılarda ağlar, iğne ucu kadar olan deliklerden bile girer, evlerdedolaşır. Bu yüzden obur masallarını dinleyen çocuklar çok korkar, helemezarlıkların yanından geçemezlerdi. Onun için umacı şekline sokulan obur,çocukları korkutmak bakımından başvurulan vasıta haline getirilmiştir. Uyumayançocuğa

- Obur gelecek!

Derlerdi. Bunuduyan çocuk hemen kafasını yorgana sokar, uyurdu.

Kış gecelerinin bireğlencesi de mesel söylemektir. Mesel kelimesi, Halk Edebiyatı'ndaki bilmeceninkarşılığı olarak kullanılır. Mesel hem bir eğlence hem de fikri çalışma,alıştırma vasıtasıdır.

Meselde iki kişivardır. Biri mesel söyleyen. Mesel söyleyen bir varlığı tanımlar, karşısındabulunan ikinci kişi de anlatılan varlığın adını söyler.

Mesel söylemedekonuşmaya,
- Bir mesel söyle bakalım, diye getirilir. Birinci kişi şu üçlüylebaşlar:

Mesel meselmetettum,
İki sıçan et ettum,
Dışune davet ettum.


Ardından meselsöylenir. Rize halk kültüründe mesel sayısı sınırsızdır. Burada sadece bir örnekvermekle yetineceğiz. Örnek mesel şöyle:

- Dağdan gelirhora hora,
Ayağına zilli tura.


Birinci kişi birvarlığı böyle tanımlamaktadır; sözünü bitirince ikinci kişiye sorar:

- Söyle bakalımnedir?

İkinci kişi cevapverirse ikinci mesele geçilir. Olmazsa,

-bilemedim,

der. Bunun üzerineikisi arasında pazarlık başlar:

1. kişi: Neveriyorsun, söyleyeyim?
2. kişi: Bizim ırmağı vereyim.
3. kişi: Irmaknedir ki?
4. kişi: Hadi dereyi de vereyim.
5. kişi: Olmaz.
6. kişi:Hadi dünyadaki bütün dereler senin olsun.

Pazarlık ciddî birhavaya büründürülerek sürüp gider. İkinci kişi vadettiği mallar kendisine aitmişve gerçekten verecekmiş gibi davranır. Birinci kişi de karşılıkları söylerkenalma havası içinde görünür. Sonunda teklifi kabul ederse,

- Pekisöyleyeyim.
der, arkasından yukarıdaki tanımlanan varlığı söyler.

- Arı.

Basit bir sorucevaplandırılamadığı için ocak başında, soba etrafında oturanlar, meselsöyleyenler ve dinleyenler gülüşürler. Sonra başka mesel ya da hikâyeye geçilir.böylece gece yarılarına kadar eğlenilir.

Özsözler ya da özlüsözler hayat boyunca yaşanan deneylerin kısa ve güzel biçimde anlatımıdır.Bunlar aynı zamanda yol gösterici niteliktedir. Rize halk kültüründen bir özlüsöz örneği verelim.

Ev adamı nekadar kötü olsa yine evini bilir.
El adamı ne kadar iyi olsa yineyabancıdır; kendi evini bilir.


İnançların,insanların hayatında önemli bir yeri vardır; akıl, mantık ve müsbet bilgidışında da olsa inançlar çoğunlukla davranışları yönlendirirler. Bu konuda Rizehalk kültüründen birkaç örnek verelim:

Elini başkasınıncebine sokmamalı, sonra o kişi riyasını unutur.
Ölüyü borçlu yatırmakgünahtır.
Kızla güveyin parmağına yüzükleri takacak kişi analı -babalıolmalıdır.
Hayvanlarla ilgili birçok inanışlar vardır. Örnekler:
Kadıngebe olduğu zaman hohori kuşu ocağa konar,

- Çivi, çivi.. Diyeöterse doğacak. Çocuk erkek olur. Yok eğer,

- Ho... ho... ho...diye öterse doğacak çocuk kız olur.

İkinciörnek:
Kukudi kuşu her zaman ötmez; Nisan ayı içinde gelir, Mayıs veHaziranda,
- Kuku.... Kuku...
Diye bağırır, sıcak geldiği zaman gider.

Kukudi için şöylederler:
- Kukudi sabahleyin sen kalkmadan bağırırsa seni yendi demektir. Onuniçin sabahleyin kukudi ötmeden kalkmak lâzım.

Üçüncü örnek:
Pardi kimin evine bakarak bağırırsa o evden ölü çıkar.

Dua ve beddua halkkültüründe geniş yer tutar; insan Tanrı'dan isteklerini ya da insanlar için iyidileklerini duayla dile getirir. Bu bakımdan dua iki türlüdür.

Tanrı'ya yakarış,bir de sevilenler için iyi dilekte bulunma. Tanrı'ya yakarış ya bir dilektebulunma ya da kötülüklerden korunmak içindir. Akşamları yatarken şöyle yakarıştabulunulur;

Yattum Allah,
Kaldur beni,
Nur göline,
Daldur beni.
Soldan döndüm sağuma,
Sığındım Allahuma,
Ezan sesi kulağuma,
Kervan (Kur'an) sesi canuma,
Melekler şahit olsun,
Dinume, imanuma.


Duanın ikincişeklide sevilenler için iyi dilekte bulunmak. Bu konuda iki örnek verelim.

- Beyaz sakaltarıyasun.
(Muhatabın çok yaşaması, uzun ömürlü olması dileğiyle. Çoğunluklaanneler çocuklarına böyle hitapederek uzun ömürlü olmaları hususundakiisteklerini dile getirmiş olurlar).

İkinci örnek:
-Sular gibi artasun.
(Fazla çocuk sahibi olmak için söylenen dua. Çoğunluklaanneler, büyükler, evlâtlarının çok çocuk sahibi olmaları için bu şekilde duadabulunurlar).

Beddua insanınsevmediği, düşman olduğu kişilerin cezaya, kötülüğe uğramaları için yapılır.

Beddua örnekleri:

Allah bakardağını,
Verir kararını.

(Allah kötülük yapanlara gereken cezayıverir.)

Allah, yediyorgan yıpratsun!
Kişinin ölüm sırasında can çekişmesinin uzun veıstıraplı geçmesi için yapılan beddua. Sevilmeyen, kötülük eden, akibetinin kötüolması istenen kişi için böyle denir. "Ölürken öylesine acı çek ki kendini yereat. El, kol, vücut hareketlerine yorgan dayanmasın!"

Toplum hayatınındüzenleyen kurallar halk kültürünün önemli bir bölümünü oluşturur. Bunlar dagelenek ve göreneklerle halk hukuku olarak adlandırılır.

Gelenek vegörenekler toplum ve insan ilişkilerinin bütününü kapsar. Başta evlenmeyleilgili gelenekler yer alır.

Evlenme gelin vedamat adayının belirlenmesiyle başlar. Bu amaçla bazı yöntemler uygulanır.ilkin, daha çok geçmiş dönemlerde başvurulan beşik kertmesi yöntemini gözdengeçirelim.

Beşik kertmesi,kızın ve erkeğin küçük yaşlarda, hatta beşikte iken, zamanı gelincebirbirleriyle evlenmelerinin anne ve babaları ya da aile büyükleri tarafındankararlaştırılması anlamını taşır. Böylece geleceğin gelini ve damadı çocukluktanitibaren birlikte büyüyecekler ve zamanı gelince de evleneceklerdir.

Beşik kertmesinigüçlendiren manevî unsurlar vardır. Bu yöntem, ana, baba ve aile büyükleritarafından verilen karara dayandığı için saygı, bağlılık ve yücelik duygularınıkapsar. Çocuklarının mutluluğunu isteyen saygın kişilerin bu kararları gençlerinşenliklerine yer eden, onların ölümü halinde de bir anlamda vasiyete dönüşür.vasiyete uymak ise üstün bir görevdir. Onun için beşik kertmeli nişanlıyıterketmek uğur getirmez; hele büyüklerin ölümü halinde böyle bir davranış günahsayılır.

Beşik kertmesinebenzer bir yöntem daha vardır. Henüz evlenme çağına gelmeyen çocukları küçükyaşta sözlemek, başka bir deyimle nişanlamak. Daha çok yakın akraba arasındauygulanan bu yöntemde erkeğin anası ya da babası kendi çevresinde beğendiği birkızı, yaşına bakmaksızın, oğluna ister, karşı taraf da bunu kabul eder. Böyleceküçükler nişanlanmış olurlar, nikâhları da kıyılır. Bu yöntemin bir başka sebebive kızın, büyüdüğü zaman, kaçırılması, zorla alınması ihtimalini önlemektir.

Gelin adayının anababa tarafından belirlenmesinde uygulanan öteki yöntemlerde görücülüğe ve kızbakmaya gitmek deyimiyle adlandırılır. Her ikisinde de amaç aile yaşantısına,çevre şartlarına uyum sağlayacak, ev işlerine yatkın, becerikli bir kızbulmaktır.

Görücülüğe gitmek,bellik bir kızın aranan şartları haiz olup olmadığını gözlemek için kayınvalideadayının katılımıyla ya da kayınvalide adayı olmaksızın tanıdık, akrabakadınların haberli ya da habersiz bir şekilde yaptıkları bir ziyarettir. Böyleceadayda aranan niteliklerin bulunup bulunmadığı araştırılır. Bu ziyarete"Görücülüğe gitmek" ziyarete gidenlere "görücü" genç kızın görücülerikarşılamasına "görücüye çıkmak" denir. Kız bakmaya gitmek, aday aramak amacıylayapılan ziyaretlerdir. Bir de kız kaçırma yöntemi vardır.

Evlenme çağınagelen kızla erkek arasında aşk, yöredeki deyimiyle, sevda ilişkisinin doğmasıhalinde kız kaçırma yöntemine başvurulur. Taşınmaz malların bölünmemesi,delikanlının başlık parasını vermemesi, düğün masraflarını karşılayamaması,maddi varlığa dayanan seviye farkı, geçmişten gelen husumet, ailenin karşıkoyması gibi sebepler yüzünden evlenme engeliyle karşılaşan gençler kaderlerinikendileri belirlerler; kız ana -babanın muvafakatı olmaksızın delikanlıya kaçar.kız kaçırma budur. Olayda zorlama yoktur; iki gencin hür iradeleriyle evlenmeyekarar vermişlerdir. Ancak kızı, erkeğin peşine gitmiş, onuru kırılmış durumdagöstermemek amacıyla olaya sanki zorla götürülmüş havası vermek için bu deyimkullanılır. Bu olaya "uyma gitmek"de denir. Ancak daha çok kızı kınamak içinşöyle konuşulur. Kız kaçırma, çoğunlukla, çevrenin yardımı ve aracılığısayesinde evlenmeyle sonuçlanır.

Gelin adayıbelirlendikten sonra erkek tarafı, ailesinden kızı isterler. Buna kız isteme;olumlu karşılık verilmesi üzerine evlenmenin kesinleşmesine de (söz kesme)denir. Arkasından evlenmenin hukukî işlemi nikâh, sonra da tören ve şenlik yönüolan nişan ve düğün gerçekleşir.

Geçmiş dönemlerdekaç -göç dolayısıyla bir araya gelemeyen tarafları vekilleri temsil eder.oğlanın ve kızın muvafakatı alınırdı. Bunun için üç kişi kızın evine gider,birisi adayı kabul edip etmediğini sorar. Kızın kabul iradesine göre iki kişi deşahitlik ederdi. Ondan sonra nikâh kıyılırdı. Bununla birlikte kızınmuvafakatını almadan da nikâh işleminin yapıldığı olurdu.

Nişan, nikâhtanönce ya da sonra kadınlar arasında olur. Damadın annesi, yakınlarıyla birliktekız evine gider. Nişan yüzüğü kızın sağ elinin ince parmağına takılır, ayrıcaçeşitli altın ve giyecek gönderilir.

Düğünde horon vetürkü dahil olmak üzere çeşitli şenlikler yapılır. Silah atılır, dinamitpatlatılır. Önce geline gönderilen eşyayı kapsayan mes- pabuç Pazartesi günügelir ve gelin hazırlanır. Salı günü düğün yemeği pişirilir. Çarşamba günüoğlanın evinde düğün başlar, tulum zurna çalınır, horon yapılır. Aynı gün vegece kızın evinde de şenlik olur, kızlar, erkekler horon ederler, türküsöylerler, selim sayarlar. Perşembe günü oğlanın evinde şenlik yapılır,arkasından düğüncü gelini almak üzere kızın evine gider Perşembe akşamı gerdekgecesidir. Cuma günü oğlanın evinde toplanılır. Buna sabayi ya da Paça günü,dugün için hazırlanan özel elbiseye (Paça günü elbisesi) denilir. Komşular,gelin getirdiği eşyayı görmeye gelirler, aynı zamanda kızlar karşılıklı türküsöyler ve horon ederler. Bu toplantı kadınlar arasında olur. Cumartesindenitibaren gelin ev işlerine başlar.

Düğünden 2-3 günsonra kız evinden damadın evine gidilir. Buna "kız bakmaya gitmek" denir. Bununiçin mısır unundan helva yapılır, siniye konur, baklava şeklinde kesilir; birerkek ve bir kadın siniyi damadın evine götürürler. Orada helvanın yarısıalınır, yarısı gelinin babasının evine geri gönderilir, gelin de kadın veerkekle birlikte baba evine varır, ev uzaksa orada bir gece kalır. Sonra damatevinden gelir, gelini alıp götürürler, damat onlara katılmaz. Bu olaya "Sini"denir. Bu ziyarette, baba evinde kızdan evliliğin ilk günleri hakkında bilgialırlar; varsa karşılaştığı meseleler sorulur. Bu ziyaretten sonra eniştedavetleri başlar.

Gelin, evliliğin 7ve 15. günlerinde kocasıyla birlikte baba evine gider; ikinci yemekte iki akşamkalır.

Yeni gelin kırkgün, baba evine yaptığı ziyaretler dışında, akşamları evden dışarı çıkmaz.zorunlu hallerde yanında bir ya da birkaç kişi bulunur. Çekemeyenler kötülükyapabilirler. Doğumu izleyen kırk gün içinde de bebek ve loğusa evden ayrılmaz.

Aile ilişkilerindebir de süt konusu vardır. Bazı kadınlar çevredeki erkek çocukları emzirirler.böylece akrabalığa benzer yakın ilişkiler doğar; kadına süt anne, erkeğe uyağıdenir.

Gelenek vegöreneklerin önemli bir bölümünü karşılıklı yardımlaşmalar oluşturur. Bunlaraeğratlık ya da meci denir. Her iki gelenekte de komşular birbirlerinin işleriniücretsiz olarak görürler, komşuları kendi işinde çalıştırmaya (eğratlık etmek)bu yöntemle çalışan kişiye (eğrat) denir.

Eğratlık eden,eğrata, kaç gün çalıştırmışsa o kadar borçlanır, başka bir deyimle onun işinde okadar gün çalışır. Bununla birlikte böylesine bir karşılık olmadan da komşularbirbirlerinin işlerini görürler. Sadece eğrata yemek verir. Eğratlık yöntemideğişik alanlarda uygulanır, mısır çapalamak ve mısır kabuğunu soymak gibi.

Mısır, iki defaçapalanır; 1. kat ve 2. kat denir; 1. katı vurmak, 2. katı vurmak gibi. Bu işeğratlıkla yapılır. Mısır soyma işi de öyle. Mısır toplandıktan sonra bir odayayığılır. Komşular çoğunlukla geceleri toplanarak birbirlerinin mısırlarınısoyarlar. Buna mısır mecisi de denir. Mısır mecisi eğlence havası içinde geçer,türkü söylenir. Bir mecide söylenen türküden hatırlanabilen beyitşöyle:

İplerum yiğumdolmaz,
Çözerim çile olmaz.


Eğratlık kelimesi,genellikle, evin dışındaki ortak çalışma, meci anlamında kullanılır. Bununlabirlikte evin dışındaki çalışmaya da meci denir; her iki kelime aynı türçalışmayı gösterir. Mısır mecisi dışındaki meci çalışmaları şöyledir:

GübreMecisi
Evin altındaki ahırda bulunan gübre uzaktaki tarlalara gübremecisi ile taşınır. Bunun için 30-40 kişi toplanır. Bu topluluk üçe ayrılır.birinci topluluk yerdeki gübreyi sepetlere doldurur, ikincisi sepetleriyanlarından tutarak taşıyıcıların arkasına yükler; taşıyıcı olan üçüncü takımdagübreyi tarlaya götürür. Bu yöntem çok sayıda hayvan besleyen yukarı köylerdeuygulanır.

Fındık ToplamaMecisi
Fındık meci yöntemiyle toplanır. Topluluk üçe ayrılır; birincitakım fındığı daldan toplar; ikincisi sepetlere doldurur, üçüncü takım da evleretaşır.

Odun KesmeMecisi
Odun kesme mecisinde birinci takım odunu keser, ikinci takımtaşınacak şekle getirir, üçüncü takımda evlere taşır.

Çimen kesme, yaprakyapma işleri de meci yöntemiyle yürütülür.

Eğratlık, meciçalışmaları aynı zamanda bir eğlencedir; bu tür toplantılarda horon edilir, atmatürkü söylenir. Ancak çay ekiminden sonra mısır, fındık dikimi, hayvancılıkazaldığı için eğratlık ve meci gelenekleri de birer hatıraya dönüşmektedir.

Yaşayan hukuk,başka bir deyimle halk hukuku, yüzyıllar boyu bir arada bulunmaktan doğan hukukkuralları, halk kültürünün önemli bir bölümünü oluşturur. Çeşitli alanlarıkapsayan bu kurallar yazılı değildir; kişiler arasındaki ilişkileri düzenleyenkurallar sözlü biçimde kuşaklar boyu akıp gider. Rize halk kültüründe değişikalanlarda uygulanan bu kurallar çoğunlukla anlaşmazlığa meydan vermeksizintaraflar arasındaki meseleleri çözümler. Bu kuralların çoğunluğu tarım,hayvancılık ve denizcilik konularına ilişkin olanlardır.

Mısır tarlalarınınekimi için uygulanan yarıcılık yönteminde taraflardan biri toprak sahibiekincisi yarıcıdır. Buna göre toprak sahibi ortaklığa tarlasını koyar. Mısırınekiminden ürünün toprak sahibinin evine taşınmasına kadar geçen sürede bütünmalzeme ve işçilik yarıcıya aittir. Bu sözleşmeye yarıcılık ya da yarılığavermek denir. Çay döneminden sonra mısır ekimi son derece azaldığından günümüzdeyarıcılık çay tarımında uygulanmaktadır. Bahçe sahibi çaylığını yarılığa verir.yarıcı bütün işlemleri yapar. Çay yaprağının satışından elde edilen paranınyarısı bahçe sahibine öteki yarısı da yarıcıya aittir. Bir de tarlalığa vermekyöntemi vardır.

Tarlalığa vermekyönteminde taraflardan biri fidanlık yada ağaçlık sahibi, öteki de kesicidir.kesici fidanlığı ya da ağaçlığı keser, çıkan odunları arazi sahibine verir. Bunakarşılık kesilen fidanlığın, ağaçlığın yerinde meydana gelen tarlayı bir yıleker; elde edilen mısır, fasulye gibi ürünlerin tamamı kesiciye ait olur.

Hayvancılıktauygulanan "Ölür İtmez" adlı sözleşme son derece dikkate değer bir nitelik taşır.bu tür sözleşmenin tarafları hayvan sahibi ve bakıcıdır. Hayvan sahibi, bellisayıdaki hayvanını (inek, koyun gibi) öteki tarafa teslim eder. İkinci kişi,daha doğrusu bakıcı, hayvanların bakımını, korunmasını ve beslenmesini üzerinealır. Sayı her zaman aynı kalacaktır; sözleşme sonunda bakıcı, hayvan sahibineteslim aldığı sayıda hayvan teslim edecektir; 100 koyun teslim almışsa yine 100koyun verecektir. Onun için sözleşmeye (ölür itmez) denilmiştir. Ancak sözleşmesüresince süt, yoğurt, yavru gibi elde edilecek ürün taraflar arasında yarıyarıya bölüşülecektir.

Denizcilikte deortaklık sözleşmesi yapılır. Çayeli'yle Rize arasında eşya ve yolcu taşıyan birmotor için şöyle bir ortaklık sözleşmesi yapılırdı; Motor sahibi ve gemicilerbirlikte çalışırdı. Sağlanan gelirden ilkin masraflar çıkarılır; kalan kazanç, 3payı motora, birer payı gemicilere ati olmak üzere bölüşülür; 4 gemici varsakazanç 7'ye bölünür, birerden 4 pay gemicilere 3 pay da motora verilir.

Yörenin kamuişlerinin görülmesi hukuki esaslara bağlanır. Örnek olarak değirmeni alalım.

Önce değirmeniişletmek için bir kişi görevlendirilir. Buna değirmenci denir; değirmenciAllah'a yakın, dine bağlı, namuslu, temiz, dili güzel olmalı, çevreyle iyigeçinmeli, eli uzun olmamalı. Görev süresi bir yıldır; değirmenci isterse süreazatılabilir; değirmencinin ailesi, nöbet bekler, öğütülecek mısır varsa gecedeçalışılır. Değirmenci'ye belli bir ücret veriler; bu ücret belli miktarda mısırolur. Bu miktar nüfus başına bölüşülür. Mısırın öğütülmesi işi sıra usulüne göreyürütülür. Ancak bazen komşu köylerden gelenlere öncelik tanınır.

Anlaşmazlıklaryörenin saygın kişileri tarafından çözülür. Bu kişilere (dayı) denir. Biranlaşmazlık olduğu zaman dayılar bir araya gelir. Bir çeşit hakem kuruluoluştururlar. Böylece anlaşmazlıklar hakem yoluyla çözüme kavuşturulur.

Hastalık insanhayatının ayrılmaz bir parçasıdır. Onun için halk hekimliği ve ilaçlar halkkültüründe önemli bir yer tutar. Rize halk kültüründe halk hekimliği incelendiğizaman konuyu iki bölümde ele almanın yerinde olacağı görülecektir. Birincibölümü uzvî hastalıklara karşı kullanılan ilâçlar oluşturur.

Halk ilaçlarıkonusunda önce halk hekimlerini anmak gerekir.

Memleketimizdeihtiyacı karşılayacak ölçüde doktor bulunmadığı dönemlerde halk hekimlerinebaşvurulurdu. Askerlikte ya da daha önceki kuşaklardan öğrendiklerini uygulayanhalk hekimleri bitkilerden yada türlü maddelerden ürettikleri ilaçlarlahastaları iyi etmeğe çalışırlardı. Genellikle kocakarı ilâcı olarak nitelenen builaçların uzun deneylerin sonucu elde edildiğini, bu sebeple de yararsağladıklarını kabul etmek gerekir.

Halk hekimleriiçinde ameliyat edenler bile görülmüştür. Bunun dışında yaptıkları ilaçlarınformüllerini kimseye söylemeden ölenler, bu yüzden bilgilerinden başkalarınıyararlandırmayanlar görülmüştür.

Hastalıklardakullanılan ilaçlardan birkaç örnek şöyle:


Başağrısı için:Marul dövülür, üzerine sirke dökülür, yenir. Ayrıca küflü peynir suyu içilir.

Geceleri altınıkirleten çocuğa eşek sütü içirilir; kabuklu yumurta yedirilmesi tavsiye edilir.

Çıbanın tedavisiiçin yulaf unu bal ve arpadan yapılan lâpa kullanılır.

Halk hekimliğindeikinci uygulama olanı manevî yöntemlerdir. Bunlar da batıl inanış olarakadlandırılan nefes (okuma), muska ve büyülerdir.

Gerek ruhî gerekbedenî hastalıklar tedavisinde dua, ayet, nefes (okuma) gibi yollara başvurulur;okumanın aşk ilişkilerinde de uygulandığı görülür. Muska, ayet yazılan kağıdınüçgen şekline sokulması ve muşambaya sarılması suretiyle meydana getirilir.muska boyuna asılır yada elbisenin bir kenarına dikilir. Gözden, kıskançlıktan,cin çarpmasından korunma gerektiği zamanlarda okuma ya da muska taşıma yollarınabaşvurulur. Genç adam, kavuşmak istediği sevgilisine muska suyu içirir. Mum vekurşun dökme yine hastalıklardan, göz değmelerden korunmak amacıylayapılır.

Kıskançlık,başkasına zarar verme ya da istediği nimetlere erişme amacına yönelik olanbüyüler türlü şekillerde yapılır. Delikanlı sevdiği kızın başından gizlicealdırdığı saçı değirmen çarkına bağlar. Çark dönünce kız delikanlıya kaçar. Aynıbüyü kötülük için de yapılır. Kızın saçı yine değirmen çarkına bağlanır; çarkdönünce kızın aklı döner, sonunda kız aklını kaçırır.

Damadı bağlamakamacıyla yapılan ilginç bir büyü vardır. Gerdek gecesi damadın geçeceği yolunbir tarafına bıçak, öbür tarafına da kını konur. Damat geçtikten sonra bıçakkınına yerleştirilir. Böylece bağlanan damat kocalık görevini yapamaz. Anılanbüyüyü bozmak için bir karşı büyü uygulanır:

Sedir ağacındanyedi tane yaprak alınır, taşla dövülür, başka suyla karıştırılır, üzerine birAyetel kürsü, üç ihlâs okunur. Damat bu sudan üç yudum içer, kalanıyla dayıkanır.

Sese ve hareketedayanan, insanın duygu, heyecan ve düzenli hareket ihtiyacını karşılayaneserlerde musiki ve halk oyunlarıdır. Aletsiz olarak icra edilen musiki atmatürkü ve Selim Sayma, kadıbağında görülür. Bunlarda türkü, kendi havası içinde,bestelenmiş gibi, koro halinde söylenir. Kemençe, tulum ya da tulum zurna, navve kabak zurnası bölgenin musiki aletlerini oluşturur. Kemençe yaylı, tulum yada tulum zurna nefesli birer sazdır; horon uzun süreli bir oyun olduğu içinancak bu iki sazın eşliğinde oynanır. Bundan başka her iki sazla, dinlemekamacıyla de, musiki icra edilir. Nav, nefesli bir saz olup Orta Anadolu'nundavalının karşılığıdır; ancak daha kısadır; yanık, dertli, içli bir musikidavası yansıtır. Özellikle tepelerde, ağaçlıklarda çalındığı zaman meydanagetirdiği yansımalar dokunaklı bir nitelik taşır. Kavaldan daha sert sesçıkardığı için navla horon oynanabilir. Ancak uzun süre nefes verme, çalanıyorar. Bu bakımdan horon için kemençe ve tulum zurna tercih edilir. Kabakzurnası, kabak yaprağının kesilmesi, sapında delikler açılması suretiyle meydanagetirilir. Kabak zurnası çocuklar tarafından yapılır ve kullanılır; çocuklaraözgü bir musiki aletidir.

Bölgenin halk oyunuhorondur; özelliği son derece hareketli oluşudur; canlı ve mücadeleli bir hayatıyansıtır. Horon çoğunlukla erkekler tarafından oynanır. Bununla birliktekadınlarla erkekler arasında da karışık biçimde icra edilir. Bundan başka yalnızkadınların oynadığı kız horonu vardır.

Halk kültürününikinci bölümü yaşamayı, daha doğrusu, beslenme, barınma, giyinme ve savunmayıbağlayan maddi eserlerdir. Bunların temelinde bilgi vardır; bilgiyle maddeyegereken şekil verilmek suretiyle maddi halk kültürünü oluşturan vasıtalarmeydana getirilir.

Halk kültüründebilgi edinmenin yolu gözlem ve deneydir; başka bir deyimle, bilgi yaşanarak eldeedilir ve kuşaktan kuşağa aktarılır. Denebilir ki müsbet ilmin dayandığı gözlemve deney yöntemi halk kültüründen kaynaklanmıştır.

Maddi halkkültürünün başlangıcı olan beslenme iki bölümde incelenir. Yemek kültürü veyemekler. Yemek kültürünü ilk konusu yemeğin üretilmesidir. Yemek evlerdehanımlar tarafından yapılır. Nişan, düğün, sünnet düğünü gibi toplantılar içingerekli olan yemekleri düğün aşçıları hazırlar. Düğün aşçıları genelliklekadınlardır. Bunların ayrıca yardımcıları olur. Aşçı kadınlar bölgede bu işleribilen ailelerin yanında görerek, yaparak ve yaşayarak yetişmişlerdir. Düğünaşçılarına hizmetlerine karşılık, yerine göre para, hediye yada hem para hemhediye verirlerdi.

Bölgenin yapıdüzeni arazinin durumuna göre şekillenmiştir. Arazi dağınık olduğu için evlerdik yerlerde kurulur. Yapının yamaca dayanan arka kısmı evin mutfağıdır. Önkısımda odalar bulunur, böylece evin, daha doğrusu odaların altında boşlukmeydana gelir. Burası da odaların hava akımlarından korunması ve sıcaklıktanyararlanılması için, ahır haline getirilir ve mutfakla ahır arasında içeridenbağlantı kurulur.

Mutfağın zeminitopraktır, penceresi yoktur, sadece dışa açılan kapısı vardır; buradan mutfağagirilir. Mutfak eşyası, kap kacak kaplığa yerleştirilir. Mutfakta ayrıcayemeklerin yağ ve kumpanyanın konulması için dolap ve sandık vardır. Toplumhayatı, evin en sıcak yeri olan mutfakta geçer, yemek burada yenir; gerek ailecegerek konuklarla mutfakta oturulur. Gündüz olduğu gibi geceleri de oyunlar veşenlikler mutfakta düzenlenir. Onun için mutfak aynı zamanda eğlence ve oyunyeridir.

Ocak mutfağıniçinde, genellikle güneyde, arka duvarın önündedir. Ocağın altı topraktır; üstütuğla ya da taştan yapılır. Ocakta üç taş vardır; ikisi yanlarda biri de üsttaraftadır. Buna (tömelye taşı) kısaca tömelye, bunun arkasındaki taşa da(femele taşı) denir. Ocakta odun yakılır, yemek ocakta odun ateşinde pişirilir;gerekli hallerde, fazla yemek yapılacağı zaman ocağın yanında ikiye, üçe varanateş yakılır. Ocağa kazan, tencere konarak yemek yapılır. Ocakta tavana kadaruzanan zincir bulunur. Kazan bu zincire takılır. Zincirle ilgili bazı inanışlarvardır; zinciri sallamak günahtır; çünkü sığırların başı ağrır.

Yemek mutfaktayenir. Bunun için sofra kurulur ve aile topluca sofraya oturur. Sofranın bazıkuralları vardır. Yemeğe, sofrada bulunanların en yaşlısının başlaması, suyunönce küçüğe verilmesi, tabakta yemek artığı, sofrada ekmek kırıntısıbırakılmaması gibi.

Yemek çeşitleri,beslenme konusunun önemli yönlerinden biridir. Tarafımızdan yapılan araştırmadabölgede 400'den fazla yemek ve gıda maddesi belirlenmiştir. Bunların önemli birkısmı bölgeye özgü yemeklerdir ve bölge ürünlerinden üretilir.

Bölgenin en namlıürünü hamsidir; hamsiden 23 çeşit yemek yapılır. Bunlardan biri hamsikoli oluphamsi, mısır unu, yağ ve çeşitli sebzelerden meydana gelir; bir çeşit sebzeli vehamsili ekmek olan hamsikoli aynı zamanda yol azığıdır. Geçmiş dönemlerde uzunyolculuğa çıkanlar yanlarına hamsikoli alırlardı.

Bölgeye özgüyemeklerden biride muhlamadır; mısır unu, tereyağı ve koloti peynirinden yapılanmuhlama yöre sofrasının baş yemeğidir. Bunlardan başka bölgeye özgü bir sebzeolan karalahanadan üretilen yemekler vardır; lahanadan açık sarma, çohala, guliçorbası, helle çorbası, husli çorbası, lahana dolması, lahana ezmesi, lahanahaşlaması, lahana rağtikosu, lahana sarması, lahana yemeği, princili lahana,sarma, vurma lahana gibi toplam 18 türlü yemek yapılır.

Bölgede yetişenfasulye, kabak ve arap kapağı, patlıcan, domates ve pırasadan sebze yemekleri;bu sebzelerden ayrıca pazı, salatalık, şalgam ve tomarıdan turşu yapılır.

Bölgede genelliklesığır ve öküz beslenir. Sığırlar kış mevsimi dışında dere kenarlarında,fidanlık, fundalık ve çayırlarda otlamaya çıkarılır. Bu durumda hayvanlarıkadınlar ve genç kızlar bekler. Buna (sığır beklemek) denir. Sığırlara veöküzlere ad takılır. Sığır adlarına örnekler; Aynalı, bodana. Öküz adı: Duman,Güzelbey.

Zamanla hayvancılıkgerilemektedir. Bunun başlıca sebebi çaya geçiş dolayısıyle otlama yerlerininazalmasıdır. Televizyon da bir sebep olarak gösterilmektedir. Kadınlartarafından yerine getirilen hayvan bakımı, sabahleyin erken kalkmayı gerektirir.oysaki geç vakte kadar televizyon seyreden evin kadınları, gelinleri, gençkızları sabahleyin erken kalkamadıkları için hayvan bakımı aksamakta, bu yüzdensayı azalmaktadır.

Hayvanların etindençoban kavurması, kıkırdak, et yahnisi, et yemeği, kavurma; sütünden yoğurt,süzme yoğurt, carmi (bir çeşit peynir) kurç (bir çeşit peynir). Minci, kolotipeynir (şekli yuvarlaktır; ortası yumuşak, kenarları serttir) gibi gıdamaddeleri; kıymak, mezus, minci kurusu, minci yemeği, portihala (loğusa ineğinsütünden üretilen bir çeşit tatlı) yapılır.

İç yağı (inek, öküzve koyunun iç kısmından alınan yağ) kavurma yağı, kuyruk yağı, tereyağı bölgeyeözgü yağlardır.

Bölgede yetişentahıllar şunlardır: Arpa, ballı lobya (soya fasulyası), buğday, elim (tatlıyapımında kullanılan tohum), çavdar, pirinç, puğurca (böğrülce), zugal, mısır.haşlanmış mısır, kızartılmış mısır, patlamış mısır (mısırdan üretilen çerezler),korkota, (mısırın kalın öğütülmesi suretiyle elde edilen gıda maddesi). Bazenihtiyaç dolayısıyla kurumadan koparılan mısır (Paradon) denen ocaklardakurutulur. Mısır değirmende öğütülerek un haline getirilir; mısır unundan daekmek yapılır. Bir de fermesi unu vardır. Yine ihtiyaç sebebiyle harmandan önceyaş olarak koparılan mısır kurutularak öğütülür. Böylece kurutulan mısırınöğütülmesi suretiyle yapılan una furmesi denir. Tahıldan arpa, çavdar, lavaş(saç üzerinde yapılan ekmek), mısır ekmeği, koloti ekmeği (mısırdan yapılanekmek), miroloto (sebzeli ekmek), pekmezli ekmek, tandır ekmeği; ayrıca kavut(arpa unu) yapılır. Arpa ballısı, arpa baklavası, asude pekmezi, buğday unuhelvası, herişte, herse tahıllarından üretilen tatlılardır.

Bölgede çok çeşitlibal çıkar. Anzer balı, eskiden beri bölgenin en namlı balıdır. Yörede meyveçeşitli ve boldur. Ancak çay tarımından sonra bu alanda gerileme olmuştur. İncir(patlıcan inciri), karayemiş ve kokulu üzüm bölgeye özgü meyvelerdir. Kokuluüzümün soyundan pepeçura (pepeçi) adlı bir tatlı, armut, dut, elma ve hurmadanpekmez, yine meyvecilerden küme ve sirke üretilir.

Acılı ve mutlugünlerde lohusalar ve çocuklar için özel yemekler yapılır. Bundan başka ödünçverme ve ikram konusunda da eski ve köklü gelenekler vardır. Düğün evine sütgöndermek suretiyle yardımda bulunulur. Ödünç olarak alınan gıda maddesi en kısazamanda, aynı cins yemek yapılınca ya da aynı cins madde alınınca geriverilmelidir.

Geçmiş dönemleregidildikçe beslenmenin en önemli konularından birinin gıda maddesi ve kışlıkyiyecek hazırlamak olduğu görülür. Yolların, ulaştırma araçlarının, gelişmediğizamanlarda ortalama bir yıllık gıda maddesinin biriktirilmesi, beslenmegüvenliği açısından gerekliydi. Bunu yapmayan aileler kendilerini rahathissedemezlerdi. Mısır, tuzlu hamsi, tuzlu peynir, fasulye, kabak hazırlananbaşlıca gıda maddeleridir. Bunlar özel surette yapılan ambarlara konur.bunlardan biri nayladır.

Nayla, eski tapukayıtlarında serender olarak kaydedilen özel bir yapı şeklidir. Mısır ekilenyerlerde uzun süre dayanan gıda maddelerinin konulduğu yapıdır. Ambar işinigören nayla evlerin yanında yapılır. Geçmiş dönemlerde hemen her evin yanındabir nayla bulunurdu. Mısırdan çaya geçildikten sonra, ayrıca uzun süreli gıdamaddelerine olan ihtiyaç azalınca naylaların sayısı gittikçegerilemektedir.

Nayla dört direk veasıl gövde olmak üzere iki kısımdan meydana gelir. Gövde direklerin üzerinekurulur. Direkler genellikle ağaçtan yapılır; bununla birlikte odun yerinekarataşın kullanıldığı da olur. Direkler toprağa tespit edilir. Yerden kazanmakiçin direkleri ahır üzerine yerleştirilmiş naylalar da vardır.

Naylanın gövdekısmının çevresi, hava akımını sağlamak bakımından aralıklı tahtalarlaçevrilidir. Zemine çaçel konur. Çaçel fındık ya da kızılcık dalından kafesşeklinde üretilen bir çeşit döşemedir. Bu da havalandırma gereğinden doğar.böylece mısırın kuruması, sürekli olarak havalanması, küflenmemesi, bozulmamasısağlanır. Ancak yeteri kadar fındık ya da kızılcık çubuğu bulunamaması yüzündentahta döşemeli olarak yapılmış naylalarda bulunur.

Naylanın üstündekiremitli çatı konur; fare çıkmasını önlemek için, direklerle gövdenin başladığıyerde, kenarları aşağıya sarkık tenekeler çivilenir. Naylanın etrafı parmaklıklıbalkonla çevrilir, kenarlarda oda biçiminde ambar bulunur. Bazı naylalardasaçağın dört tarafını çeviren ortasında kafes bulunan çıkma yerleştirilir. Meyvekonulan her kısma içerden merdiven yapılır.

Naylaya gezicimerdivenle çıkılır. Merdivenden balkona geçilir. Merdivenin dayandığı yerinkarşısında asıl naylaya girilecek kapı vardır. Kapı merdivenden 50 santim kadaryüksekte olur.

Naylaya çoğunluklamısır konur. Tarladan eve getirilen mısır, soyulduktan sonra koçan halinde çuvalyada sepetle naylaya taşınır, kapalı olan asıl gövdenin ortasına, çaçelinüzerine serilir. Burada havalanan mısır kurur, bozulmadan durur. Bazen de mısırkoçanları, kabuklarıyla birbirine bağlanmak suretiyle, daha iyi kuruması için,balkonun kenarlarına asılır.

Naylaya mısırdanbaşka maddelerde konur. Kenarlara, balkon biçimindeki boşluklara fındık serilir;fasulye, peynir, bal, pekmez, kavurma, reçel gibi gıda maddeleri özel kaplaradoldurulduktan sonra naylanın iki tarafındaki ambarlara yerleştirilir. Bölgeninfazla mısır yetişmeyen taraflarında ambarlar nayla işini görür.

Halk kültüründebarınma yapılarla sağlanır ki bu da başka bir anlamda ev demektir. Evlerahşaptan, genellikle tek kat olarak yapılır, taş temel üzerine oturtulur. Arazidurumu itibariyle evler birbirinden uzak, birkaç evlik mahalleler halindekurulmuştur. Çünkü bütün köyün yada mahallenin bir arada yapılmasına elverişligenişlikte düz arazi yoktur. Ayrıca halkın, arazilerinin başında bulunmayıistemeleri geleneği dağınık yerleşik düzeninin bir başka sebebidir. Arazinin,daha doğrusu tarla, çayır ve bahçelerin korunması engebeli arazide ürünlerin evekolayca taşınması aynı zamanda ahırın önündeki gübrenin tarlaya aktarılmasınınsağlanması gibi sebeplerde evin, tarlanın, çayır ve bahçenin baş tarafındabulunmasını gerektirir. Ev uzakta kurulursa bütün bu işlerin yerine getirilmesigüçleşir.

Evlerin yapı şekli,yukarıda da denildiği gibi, genellikle tek katlıdır. Bununla birlikte birdenfazla katlı olan evler de vardır.

Arazinin durumuitibariyle aynı hizada olmak üzere arkada mutfak, önde iki oda, odaların altındaahır bulunur. Bu yapı şekli arazinin dik ve meyilli olmasının sonucudur.

Evlerin oda sayısıgenellikle ikidir. Ancak ihtiyaç halinde bazı evlerin yan taraflarına bir odaeklenebilir; böylece oda sayısı üçe çıkar. Helalar da evin yan tarafındabulunur.

Evlerin içerisindesu tesisatı yoktur. Su etraftaki pınarlardan taşınmak suretiyle sağlanır.pencereler, cam konulmadığı için, sadece tahta kepenklerle kapatılır.

Evlerden başka halkkültüründe değirmenin de önemli yeri vardır. Değirmenler de tahtadan meydanagetirilen basit yapılardır. Toprak hizasında olan değirmenin gövde kısmındabaşlar, altında da taşları döndüren çark bulunur.

Giyinmeyle ilgiliolarak dokuma sanatı üzerinde durmak gerekir. Dokumacılık yörede eski birsanattır; genellikle kadınlar tarafından icra edilir.

Dokumacılığın ilkmaddesi kendirdir. Geçmiş dönemlerde bölgede çok miktarda kendir ekilirdi.kendirin kabuğu soyulur, dövülmek ve taranmak suretiyle kendir iplik halinegetirilir. Bu iplikten tezgahlarda feretiko ve ketan olmak üzere iki türlü bezdokunur; kendir ve pamuk ipliğinden yapılan bez, feretiko yalnız kendiripliğinden üretilen bez de ketandır. Her iki bez de dokunduktan sonra ağartılır.ağartma işi bölgede dikkate değer bir gelenek oluşturmuştur.

Genellikle açık bozsarı renkte olan feretiko sıcak yaz günlerinde uzun şeritler halinde denizkıyısında çakılların ya da kumların üzerine serilir, tas, güğüm ve benzerikaplarla taşınan ya da elle atılan deniz suyuyla ıslatılır. Güneş altında birsüre sonra kuruyan bez aynı şekilde tekrar sulanır. Bu işlemler tekrarlanmaksuretiyle feretiko beyazlatılır, yöredeki özel deyimiyle, ağartılır. Ağartmaişinin yapıldığı yere (kasar), feretikoyu ağartmak için böyle bir yere vermeğe(kasara vermek) denir.

Feretikoağartılması dolayısıyla deniz kıyısında değişik bir hava yaratılır. Bu işikadınlar yapar; ıslatmada çocuklar da onlara yardım eder. Tek başlarına ya datoplu olarak kıyıya gelen kadınlar feretikolarını uzun şeritler halindesererler. Islatma işi bitince bir kenara çekilirler, güneşli havalarda, şemsiyealtında yarenlik ederler, arada öğle yemeği yerler. Akşam olunca bezlertoplanır, evlere dönülür. Kıyıya gidip gelme, ağartma bitince sona erer.feretikonun ağartmasında yer bakımından bir kısıtlama yoktur; herkes kıyıda.dilediği yerde bezlerini serebilirler.

Ketan bezi dekasara verilerek ağartılır.

Gerek feretiko,gerek ketan bezinde uzunluk ölçüsü olarak pitime kullanılır. Bir pitime 50 ya da60 santimdir. 30-35 ya 60 pitemlik beze de bir top denir. Feretikodan içgömleği, peşkir ve yatak çarşafı yapılır. Ketan bezinden gömlek üretilir. Ketanbezi aynı zamanda ihraç malıdır. Geçmiş dönemlerde Rize'den yılda 300.000 topdolayında ketan bezi ihraç edilirdi.

Hızarcılık bölgeyeözgü bir sanattır.

Hızarmakinelerinden önce tomruklar, ağaç kütükleri hızarla biçilmek suretiyle tahtahaline getirilirdi. Bu işi yapana hızarcı denirdi. Kütük yüksek bir yereyerleştirilir, biçme işi iki kişi tarafından yürütülür. Hızar iki kol arasınakonur, üsten ve alttan birer tutamak yapılır, Hızarcının biri kütüğün üstüneçıkar, öteki de aşağıda durur. Üstteki hızarı aşağıya doğru iter, alttaki deaşağıdan çeker, böylece kütük tomruk biçilir. Genellikle kütükler, beş santimkalınlığında kesilmek suretiyle tahta, kereste haline getirilir.

Hızarcılarsanatlarının güçlüğünden yakınırlar ve sanatın ömür törpüsü olduğunu, süreklibir şekilde icra edilemediğini edilemediğini söylerler. Onun için hızarcı aradatarım işlerini görür. Çünkü her zaman hızarcılık yapmaya dayanılmaz.

Hızarcılıkla ilgilibir türkü vardır :

Her boyayaboyandık,
Kaldı çırpı boyası.


Burada anlatılmakistenen olay şudur:

Biçme işinde ilkinkerestenin kalınlığı, daha doğrusu, kesme sırasında izlenecek yol boydan boyaverilen bir iple tomruk üzerine çizilir. Bunun için kiremit çamuru ve kırmıztoprak alınır, bulandırılarak bir kaba konur. Arkasından kaba yerleştirilen keçeparçası boyalı suyu emer. Tomruk biçileceği zaman iki ucu arasına ip gerilir,keçe ipin bir başından öbür başına kadar kaydırılır. Bu suretle ip, keçedekikırmızı boyayı alır. Bundan sonra ip ortasından tutularak kaldırılır vebırakılır. Böylece tomruk üzerinde boydan boya düz bir çizgi meydana getirilmişolur. Biçilecek kerestenin kalınlığına göre bu izler yanyana sıralanır.Hızarcılar, ipin izlerine bakarak tomruğu keser, tahta haline getirirler.

Genel çizgileriyleözetlediğimiz Rize halk kültüründe zaman içinde, özellikle çay tarımından sonradeğişmeler ve gerilemeler görülmektedir. böyle de olsa halk kültürü milimedeniyetin gelişmesini sağlayan engin bir hazine olma niteliğini korumakta vedevam ettirmektedir





Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
E-mail adresin:
Mesajınız:

example4 example4 example4 example4 example4 example4 example4 example4 example4 example4
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=